Category Archives: Yazılım Zanaati

İzci kuralı

Her izcinin uyduğu bir kural vardır:

“Kamp yaptığın yeri bulduğundan daha iyi bir şekilde bırak!”

Yazılımcı olarak bu kuralı uygulamak istediğimiz taktirde, mevcut yazılım standartlarına uymayan kod birimlerini tereddüt etmeden yeniden yapılandırarak, uygulamanın bakılabilirliğini ve geliştirilebilirliğini artırmamız gerekir.

Usta bir yazılımcının geride bıraktığı kodun kalitesi, işe başladığında bulduğu kodun kalitesinden her zaman daha iyidir.

EOF (End Of Fun)
Özcan Acar

Gezen Defterin Hikayesini Biliyor musunuz?

2009 yılında Enrique Comba‘nın aklına bir not defteri alıp, yazılım zanaatı akımında (Software Craftsmanship Movement) yer alan programcılara posta yoluyla gönderme fikri gelir. Her programcı deftere bu konudaki kendi düşünce ve tecrübelerini ekledikten sonra, defteri listede yer alan bir sonraki programcıya posta yoluyla gönderir. Bugün SocRaTes 2012 konferansında tanıştığım bir programcı 2010 senesinde bu defterin kendisine ulaştığını, defteri belli bir zaman sonra listede yer alan bir sonraki programcıya gönderdiğini, ama defterin 2011 senesinden beri kayıp olduğunu söyledi. Herhalde birisi defteri kitaplığına koyup, unuttu :)

Fikir çok orijinal. Programcı zanaati hareketinde bu işe gönül vermiş ve yaptığı işle gurur duymak isteyen programcılar yer alıyor. Bu programcılar kendilerine her gün aynı soruyu soruyorlar: “nasıl daha iyi bir programcı olabilirim?”. Bu sorunun cevabını ararken günlük işlerinde, bu bilince sahip olmayan programcılardan daha değişik yöntemler deniyorlar. Kendilerini bir çırak ya da kalfa olarak gördükleri için, ustaların peline düşüp, daha iyi bir programcı olabilmek için öğrenebilecekleri her şeyi kapmaya çalışıyorlar. Bu programcıların edindikleri tecrübeleri gezen deftere not etmiş olmaları, gezen defteri çok kıymetli bir hazine haline getiriyor. Umarım gezen defter bir gün ortaya çıkar.

EOF (End Of Fun)
Özcan Acar

Programcılık Sanat mı, Zanaat mı?

Çoğu zaman aklımda olan bir soru var: „Programcılık bir sanat mıdır yoksa bir zanaat mıdır? Biz programcılar sanatkar mıyız yoksa zanaatkar mıyız?

Vikipedi’ye baktığımızda sanat ve zanaat için aşağıdaki tanımlamayı yapmakta:

Sanat en genel anlamıyla, yaratıcılığın ve hayalgücünün ifadesi olarak anlaşılır. Tarih boyunca neyin sanat olarak adlandırılacağına dair fikirler sürekli değişmiş, bu geniş anlama zaman içinde değişik kısıtlamalar getirilip yeni tanımlar yaratılmıştır. Bugün sanat terimi birçok kişi tarafından çok basit ve net gözüken bir kavram gibi kullanılabildiği gibi akademik çevrelerde sanatın ne şekilde tanımlanabileceği, hatta tanımlanabilir olup olmadığı bile hararetli bir tartışma konusudur. Açık olan nokta ise sanatın insanlığın evrensel bir değeri olduğu, kısıtlı veya değişik şekillerde bile olsa her kültürde görüldüğüdür. Sanat sözcüğü genelde görsel sanatlar anlamında kullanılır.

Zanaat , sermayeden çok nitelikli emeğe dayalı; öğrenimin yanısıra el becerisi ve ustalık gerektiren meslek. Zanaatkâr, zanaatle uğraşan kişi anlamına gelir. Marangozluk, ayakkabıcılık, kuyumculuk (takı üreten), kumaş boyama, çömlekçilik, berberlik, bakırcılık gibi mesleklerin hepsi birer zanaattir. Bir kimsenin zanaatkâr olması için el becerisi gerektiren bir malı veya hizmeti sadece satması değil, bilfiil üretmesi gerekir.

Yaptığımız işte he ikisinden de birşeyler var değil mi? Okunması kolay estetik kod yazarak bir sanatkar, müşteri gereksinimlerini tatmin eden uygulamalar geliştirerek bir zanaatkar olabiliyoruz. Ama gerçek hayatta durum ne yazık ki çok farklı. Sanatkar değiliz, çünkü müşterimiz güzel kod yazıyoruz diye bize iş vermiyor. Zanaatkar değiliz, çünkü yazılımcı olarak usta-çırak geleneğinden yetişerek işimizin başına gelmiyoruz. Neden böyle düşündüğümü bu yazımda sizinle paylaşmaya çalışacağım.

Birgün yolunuz Gaziantep’e düşerse Bakırcılar Çarşısı’na mutlaka uğrayın. Orada çalışan bakır ustaları kelimenin tam anlamıyla hem sanatkardırlar hem de zanaatkar. Sanatkardırlar, çünkü estetik değerler oluştururlar. Zanaatkardırlar, çünkü usta-çırak kültürüyle yetişip, el emekleri ile bu değerleri oluştururlar.

Bir bakır ustasının elinde vücut bulan ve yirmi ile yüz Türk Lirası arasında bir fiyata sahip bir bakır kupanın sadece su içmek için edinildiğini görmedim. Ufak bir sanat eseri olan bu bakır kupayı evimizdeki vitrinleri süslemek için ediniriz. Bizim için önemli olan kupanın fonksiyonel işlevi (kupadan su içmek) değildir. Daha ziyade kupanın estetik yönü ilgimizi çeker. Bu yüzden bakır kupa bir sanat eseridir, bakır ustası da bir sanatkar.

Peki camdan üretilen su bardakları sanat eserleri midir? Bu su bardaklarını üretenler sanatkar mıdır? Şüphesiz tanesi yüzlerce Türk Lirası’nı bulan su bardakları bulmak zor değildir. Ama pahalı olmaları sanat eserleri oldukları anlamına gelmez. Camdan yapılmış bir su bardağını su içmek için alırız. Bizim için su bardağının tatmin etmesi gereken fonksiyonel bir işlevi vardır. Su bardağının bu fonksiyonel işlevi yerine getirirken bir sanat eseri olup, olmadığı bizi ilgilendirmez. Herhangi bir marketten tanesi bir Türk Lirası olan onlarca su bardağı alıp, mutfaktaki dolaba koyarız. Su içmek istediğimizde bir bardak alıp, kullanırız. Bizim için camdan üretilmiş bir su bardağının fonksiyonel işlevi ön planda oldugu için, bu su bardağı bir sanat eseri değildir. Aynı şekilde bu bardakları üretenler de bizim gözümüde sanatkar değildirler.

Buradan çıkardığım sonuç şudur: Sanat eserlerinde fonksiyonel işlev önemli değildir. Dikkat bulan, icra edilen sanattır. İcra edilen bu sanat, sanat eserleri meydana getirir. Fonksiyonel işlevin önemli olduğu yerlerde ise sanat eserleri tercih edilmez. Sanat eseri ve sanatkar olmayı belirleyen faktör budur.

Programcılık Sanat, Programcı da sanatkar değildir.

Bazı programcılar program yazma aktivitesini sanat olarak, bu işi yaptıklarından dolayı kendilerini de sanatkar olarak görmektedirler. Bu ne yazık ki doğru değildir. Program yazmak fonksiyonel bir işlevi meydana getirmek için yapılan bir aktivitedir. Camdan su bardağı örneğinde olduğu gibi, müşterimiz bizim yazdığımız programın estetik kısmıyla ilgilenmez. Onun için oluşturulan uygulamanın tatmin etmesi gereken sadece fonksiyonel bir işlevi vardır. Uygulamanın ne kadar güzel kodlandığı ile ilgilenmez. Hiç, bir müşterinin kodu açıp, okumaya çalışıp, ne kadar güzel yazılmış, ya da yazılmamış diye yorum yaptığını görmedim. Durum böyle iken, müşteriye sattığımız uygulama bir sanat eseri değildir. Bir sanat eseri oluşturup, satmadığımıza göre, programcı olarak sanatkar olmamızda mümkün değildir.

Bir programcı olarak müşterinin gereksinimlerini tatmin eden, sadece fonksiyonel işlevi olan ürünler ortaya koyarız. Müşteri oluşturduğumuz uygulamaya baktığında bir sanat eseri, bize baktığında bir sanatkar görmez. Ama aynı şahıs bir bakır ustasına baktığında bir sanat eseri ve sanatkar görür. Demek oluyor ki sanat eserine ve sanatkara bu sıfatı değer görenler başkalarıdır. Kendi kendimize sanat eseri ortaya koyduğumuzu ve sanatkar olduğumuzu iddia etmemiz birşeyi değiştirmez. Bu yüzden programcının kendisini sanatkar olarak görmesi doğru değildir, çünkü müşterisinin gözünde sanatkar değildir.

Programcılar Zanaatkar Değildir

Zanaat demek ustalık demektir; gelenek demektir; ustadan öğrenmek demektir. Siz hiç bir berber çırağının ilk işe başladığı gün saç kestiğini gördünüz mü? Çırak önce ustasına hizmet edip, ondan birşeyler öğrenmeye ve yavaş yavaş olgunlaşmaya başlayacaktır. Usta ise çırağını kendi tecrübeleri doğrultusunda ve kendi ustasından öğrendigi şekilde yönlendirecektir. Belli bir zaman diliminden sonra çırak yavaş yavaş bir zanaatkara dönüşecektir. Bunun gerçekleşmesi için ustasının kendisine gösterdigi yolu takip etmesi gerekmektedir. Bu yolu gitmek yıllar sürebilir. Ama bu yolun sonunda çırak için kendi ustası gibi bir usta, bir zanaatkar olma ödülü vardır. Ustalaşmak ve bir zanaatkar olmak hiç te kolay olmayan bir süreçtir. Ustası olmayan bir çırağın, bu yolu tek başına giderek ustalaşması çok zor olacaktır ya da mümkün olmayacaktır.

Yukarda yer alan tanımlamaya gore programcılar zanaatkar değildir, çünkü programcılar usta-çırak geleneginden gelerek yetişmezler. Programcılar için işe başlama bariyeri yok denecek kadar azdır. Bir bilgisayar ya da başka bir mühendislik ögrencisi diplomasını eline aldığı andan itibaren programcı olarak çalışmaya başlayabilir. Hiç kimse senin ustan kim ya da kaç sene çırak programcı olarak çalıştın diye soru sormaz. Programcının daha önce hangi projelerde çalıştığı sorulur. Buradaki amaç daha çok programcının ne kadar tecrübeli olduğunu anlamaya çalışmaktır. Ama yıl bazında edinilen tecrübe, şahsın ustalık oranını göstermez. On sene tecrübesi olduğunu söyleyen bir programcı, son dokuz senesini, birinci sene öğrendiği şeyleri tekrarlamakla geçirdiyse, son dokuz sene tecrübe topladığı söylenemez.

Tecrübesiz ve bir usta tarafından yetiştirilmemiş bir programacının hemen program yazmaya başlamasını, diplomasını almış bir doktorun hemen kalp ameliyatı yapmaya başlamasıyla kıyasladığımızda, durumun programcılar açısından aslında ne kadar absürd olduğunu görebiliriz. Kalp ameliyatı yapmaya aday bir doktor yıllarını usta doktorlara asistanlık yapmakla geçirir. Bu ona kalp ameliyatlarının nasıl yapıldığını ustalarından öğrenme fırsatı verir. Asistanlık dönemi bittikten sonra, asistan doktor seçtiği dalda uzmanlaşma dönemine girer. Hem asistanlık hem de uzmanlaşma döneminde doktor adayı ustalarından gerekli herşeyi öğrenerek, onlarca seneyi bulacak bir zaman diliminden sonra kalp ameliyetlarını yapabilecek kıvama gelir. Yukarda da belirttiğim gibi programcılar için bunların hiçbirisi geçerli değildir. Programcı diplomasını alır, masasının başına oturur ve hemen müşteri için program yazmaya başlar. Neden birçok projenin yapılan hatalı kalp ameliyatlarından dolayı öldüğü ortadadır, çünkü ameliyatı yapan programcılar yetkin değildir.

Usta-çırak geleneğinin olmadığı yerde bir zanaatin icrası ya da yapılan işin zanaat olarak tanımlanması çok zordur. Programcılar ustasız yetiştikleri için, zamanlarının büyük bir kısmını deneme yanılmayla boşuna sarf ederler. Yıllarca aynı şeyleri yapıp, yerlerinde saysalar bile, bunu tecrübe yapmış olarak algılarlar. Kendilerine yön gösteren bir ustaları olmadığı için kendilerini geliştirmekte ve ustalaşmakta çok zorlanırlar. Bu sebepten dolayı birçok programcı ustalık mertebesine erişemez. Oysaki bir ustanın denetiminde olsalar ustalaşmaları çok daha kolay olacaktır.

Programcılık Zanaattir

Bir önceki bölümün başlığına baktığınızda bu bölümün başlığı tezat gibi algılanabilir. Bir önceki bölümde neden zanaatkar olamadığımızı anlatmaya çalıştım. Bu bölümde ise aslında neden zanaatkar olduğumuzu anlatmak istiyorum.

Zanaati, sermayeden çok nitelikli emeğe dayalı; öğrenimin yanısıra el becerisi ve ustalık gerektiren meslek şeklinde tanımlamıştık. Bunun yanısıra bir zanaat usta-çırak geleneğini kapsamaktadır. Bu tanımlama bir programcıya tamamen uygun yapıdadır. Eksik olan programcıların ustasız yetişmeleridir. Ama bu onların zanaatkar olmadıkları anlamına gelmez. Bu eksiği kapatmak için ustalığa giden yolun tarifini yapmamız gerekmektedir. Bilge Programcı programı (http://www.bilgeprogramci.com – şu an üzerinde çalıştığım, yapım aşamasında olan projemdir) böyle bir yolun tarifesini ihtiva eder. Daha once bu yoldan geçmiş, şimdilerde usta programcılardan kendimize örnek alarak, bizde yaptığımız işte ustalaşabiliriz. Ustalaştıkca bir zanaatkar olmaya başlarız ve yaptığımız iş bir zanaat haline dönüşür. Usta programcılar zanaatkardırlar. Genç programcılara da onlara çırak olmak düşer. Eti senin, kemiği benim misali :)

Not: Bu yazının devamı olarak Mantığın Köleleri başlıklı biz yazı daha oluşturdum. Bilginize sunarım.

EOF (End Of Fun)
Özcan Acar