Kategori arşivi: Girişimcilik Hakkında

Lean Startup

Yapay zeka çağından önce ortaya çıkmış, birçok girişimcinin hala takip ettiği ama bence artık ciddi biçimde sorgulanması gereken bir yöntemden bahsedelim.

Lean Startup.

Bu yaklaşım, piyasaya girmek için kusursuz bir ürün beklemeyin, bir MVP (Minimum Viable Product) geliştirin ve hemen müşterilerinizin karşısına çıkın, diyor.

Ben o senin MVP’ni iki saat içinde kopyalarım!

Bu öğüt, yazılım geliştirmenin pahalı ve zaman alıcı olduğu bir dönemde ortaya çıktı. Bugün ise koşullar tamamen değişti.

Bir piyasaya girmek için o piyasayı çok iyi tanımak hala en önemli koşullardan biri. Hatta yapay zeka çağında bu bilginin önemi daha da arttı.

Ancak müşterilerinizin karşısına tam teşekküllü, gerçek problemleri çözen bir uygulama yerine, ne yaptığı bile tam olarak belli olmayan bir MVP ile çıkarsanız, piyasada tutunma şansınız oldukça düşük olacaktır.

Çünkü sizin aylarca geliştirdiğiniz o MVP’yi artık birkaç saat içinde kopyalamak, birkaç gün içinde de daha iyisini yapmak mümkün olabilir.

Peki, ben bugün bir yazılım girişimi kuracak olsam nasıl hareket ederdim?

Öncelikle, geliştireceğim ürünün yapay zeka araçlarıyla bile en az altı aylık ciddi bir geliştirme süreci gerektirecek büyüklükte ve derinlikte olmasına dikkat ederdim.

Burada kastettiğim gereksiz özelliklerle şişirilmiş bir yazılım değil; sektörün gerçek problemlerini uçtan uca çözen, iş süreçlerini iyi modelleyen, bütünleşik bir ürün.

Çünkü artık birkaç haftada geliştirilebilen bir uygulama, tek başına sürdürülebilir bir rekabet avantajı sağlamıyor.

Piyasaya çıktığınız gün rakiplerinizden en az altı ay önde olmalısınız.

Bu altı ay, yalnızca teknolojik üstünlük anlamına gelmiyor. Müşteri kazanmak, dağıtım kanallarını oluşturmak, iş ortaklıkları kurmak ve piyasada kalıcı bir yer edinmek için ihtiyacınız olan zaman anlamına geliyor.

Rakipleriniz sizin ürününüzü geliştirmekle uğraşırken siz müşterilerinizle ilişkilerinizi güçlendiriyor, gerçek kullanım verileri topluyor ve ürününüzü daha da ileri taşıyor olmalısınız.

Aksi takdirde, piyasada mantar gibi biten rakiplerinizle fiyat rekabetine girmek zorunda kalırsınız.

Yapay zeka, yazılım geliştirmenin maliyetini düşürdükçe, yalnızca yazılıma dayanan rekabet avantajlarını da ortadan kaldırıyor.

Artık mesele piyasaya ilk çıkan olmak değil, piyasaya çıktığında rakiplerine yetişilmesi zor bir mesafe koyabilmek.

İlk gelen, bu mesafeyi koruyacak kadar zamanı varsa pazarı ele geçirir.

Sonradan gelenler ise çoğu zaman yalnızca boğaz tokluğuna çalışır.

Bu İşi Kurmak İçin Kaç Kişiye İhtiyacım Var?

Bir girişimcinin önündeki en büyük engellerden biri her zaman sermaye yetersizliği olmuştur.

Birçok girişim bu yüzden ya hiç hayata geçirilememiş ya da yarım kalmıştır.

Sermayenin önemli bir kısmı, işletmeyi ayakta tutacak insan kaynağının finansmanı için gereklidir.

Yapay zeka, artık bu iş gücünün önemli bir bölümüne çok daha düşük maliyetli bir alternatif sunuyor.

Dolayısıyla girişimcinin kendisine sorması gereken ilk soru değişiyor:

“Bu işi kurmak için kaç kişiye ihtiyacım var?” yerine “Bu işletmenin süreçlerini yapay zeka ajanlarıyla nasıl tasarlayabilir ve yönetebilirim?”

Elbette insan iş gücünü tamamen ortadan kaldırmanın mümkün olmadığı alanlar var. Ancak birçok işletmede insan emeğine duyulan ihtiyacı, bazı süreçlerde %80’e varan oranlarda azaltmak mümkün hale geliyor.

Bu gelişmenin asıl önemi yalnızca maliyetlerin düşmesi değil.

Sermaye yetersizliği nedeniyle bugüne kadar hayata geçirilemeyen binlerce iş fikrinin artık gerçekleştirilebilir hale gelmesi.

Yapay zeka yalnızca yazılım geliştirme biçimimizi değil, girişimciliğin ekonomisini de kökten değiştiriyor.

Artık belirleyici olan ne kadar sermayeniz olduğu değil, süreçleri ne kadar iyi anlayıp modelleyebildiğiniz olacak.

Yapay Zeka İle Ürün Kopyalama

Son zamanlarda sıkça duyduğum ve katılmadığım bir görüş var:

Herhangi bir yazılım ürünü yapay zeka ile kopyalanabilir.

Hayır, o kadar kolay değil!

Ürün, koddan ibaret değildir.

Kod, işletme mantığının (business logic) belirli bir teknolojiyle gerçekleştirilmiş implementasyonudur.

Asıl değer çoğu zaman kodun kendisinde değil, o kodun arkasındaki saha bilgisinde (domain knowledge) saklıdır.

Üstelik bu bilgi her zaman kodda, dokümantasyonda veya veritabanında bulunmaz.

Bazen yıllardır o sektörde çalışan bir personelin kafasındadır. Bazen müşteriyle yapılan yüzlerce görüşmeden edinilen tecrübelerde, bazen de yıllar içinde yapılan hatalardan çıkarılan derslerde saklıdır.

Bir yazılımın ekranlarını, APIlerini, veritabanı yapısını, hatta bütün fonksiyonlarını yapay zeka ile yeniden oluşturabilirsiniz.

Ama o yazılımın neden o şekilde tasarlandığını, hangi müşteri problemlerini çözmek için geliştirildiğini, hangi istisnaları ele aldığını ve yıllar içinde hangi tecrübelerle olgunlaştığını aynı kolaylıkla kopyalayamazsınız.

Çalışan bir yazılımı kopyalamak ile çalışan bir iş modelini kopyalamak birbirinden tamamen farklı şeylerdir.

Eğer bir ürünü kopyalayarak aynı sektörde başarılı olacağınızı düşünüyorsanız, önce o ürünün arkasındaki saha bilgisini de edinmeniz gerekir.

Belki de işe kodu kopyalamakla değil, o bilgiyi taşıyan insanları transfer etmekle başlamalısınız.

StoryBrand

Startupların yaptığı en büyük hatalardan biri, çok iyi tanıdıkları kendi ürünlerini müşterilerine en ince teknik detaylarına kadar anlatmaya çalışmalarıdır.

Oysa müşteri teknik detaylarla ilgilenmez.

Müşterinin bir problemi vardır. Sizin de bu problemi çözebilecek bir ürününüz.

Peki, bu ürünü müşteriye nasıl satabilirsiniz?

Ürününüzün ne kadar üstün özelliklere sahip olduğunu anlatarak bunu başarmanız neredeyse imkansız gibidir.

Müşterinin dikkatini başka bir şekilde çekmeniz gerekiyor.

Ürününüzü sahneye çıkardığınız sürece satış yapmanız zorlaşır.

Bunun yerine müşteriyi sahneye çıkarın. Kendinizi ve ürününüzü ise seyirci koltuğuna değil, hikayenin yardımcı oyuncusu konumuna yerleştirin. İnsanlar, kendilerinin kahramanı olduğu hikâyelere çok daha fazla ilgi gösterirler.

Donald Miller, StoryBrand kitabında tam olarak bu konuyu ele alıyor.

Bir müşteriye ürün satmak istiyorsanız, öncelikle onu hikayenin kahramanı yapmak gerekiyor.

Bu hikayede kahramanın ulaşmak istediği bir hedef ve bu hedefe ulaşmasını engelleyen bir problemi olmalı.

Siz ise kahramanın yerine geçmeye çalışan başka bir kahraman değil, ona yol gösteren bir rehbersiniz.

Ürününüz de bu rehberliğin bir parçası olarak kahramanın problemini çözmesine yardımcı olmalı.

Müşteri sizin ürününüzün ne kadar başarılı olduğunu değil, ürününüz sayesinde kendisinin ne kadar başarılı olabileceğini görmek ister.

Ürününüzü anlatmayı bırakın. Müşterinizin hikayesini anlatmaya başlayın. Hikâyenin kahramanı siz değilsiniz. Müşteriniz.

Token Bütçem Ne Kadar

İş ilanlarında artık “sınırsız token kullanımı” gibi avantajlar görmeye başladım. :-)

İşverenler buna benzer daha birçok oltalama yöntemi geliştirmek zorunda kalacaklar, çünkü yapay zekaya gerçekten hakim, onu etkin kullanabilen senior yazılımcı bulmak hiç de kolay olmayacak.

Yapay zeka araçlarını kullanabilen yazılımcı çok olacak. Bu araçlarla uçtan uca ürün geliştirebilen, onlarca ajanı organize edebilen ve ortaya çıkan ürünün sorumluluğunu alabilen senior yazılımcı ise o kadar kolay bulunamayacak.

Üstelik bu yazılımcılar artık eskisinden çok daha fazla üretim kapasitesine sahip olacaklar.

Dolayısıyla işverenler yalnızca maaş konusunda değil, yazılımcılara sundukları yapay zeka altyapısı konusunda da rekabet etmek zorunda kalacaklar.

Yakında iş görüşmelerinde adayların işverene sorduğu sorulardan biri şu olabilir:

“Aylık maaşınızı anladım. Peki, token bütçem ne kadar?” :-)

AI Operating System

Bugün bir startup kursam, kesinlikle AI Native Company olurdu.

Böyle bir şirket kurmak için sadece GPT ya da Opus kullanıyor olmak yeterli değil.

Şirket bünyesindeki tüm süreçleri yönetebilen bir AI Operating System gerekiyor.

Bu işletim sistemi üzerinde ajanların otonom çalışabilmeleri için şirketin süreçlerine, ürünlerine, müşterilerine, kararlarına ve operasyonlarına ilişkin tüm bilgi ve verilerin merkezi bir sanal beyinde (Company Brain) toplanması gerekiyor.

Ama Company Brain sadece bir bilgi deposu degil. Şirketin nasıl çalıştığını, hangi kararların neden alındığını, süreçlerin birbirleriyle nasıl ilişkili olduğunu ve hangi kurallar çerçevesinde yürütüldüğünü de bilmeli.

Ajanlar bu ortak beyin üzerinden şirketin mevcut durumunu anlayabilmeli, birbirleriyle koordineli çalışabilmeli, karar alabilmeli ve yetkileri dahilinde aksiyona geçebilmeli.

Burada üç temel bileşen ortaya çıkıyor:

Company Brain:

Şirketin kurumsal hafızası, bilgisi ve operasyonel bağlamı.

AI Operating System:

Süreçleri, görevleri, yetkileri ve ajanlar arasındaki koordinasyonu yöneten altyapı.

AI Agents:

Kendilerine tanımlanan sorumluluklar çerçevesinde otonom çalışan dijital iş gücü.

Böyle bir yapıda insanın rolü de değişiyor.

İnsanlar artık bütün operasyonları bizzat yürüten kişiler olmaktan çıkıp, hedefleri belirleyen, politikaları tanımlayan, kritik kararları veren ve yapay zeka sistemini yöneten kişilere dönüşüyor.

AI Native Company, yapay zeka kullanan bir şirket değil aslinda. Yapay zekanın şirketin işletim modelinin merkezinde olduğu bir organizasyon.

Holakratik Yönetimin Yaşayan Hali

Şirket yönetim kültürü olarak holakrasiyi benimsediğimizi daha önce paylaşmıştım.

Bu yönetim modelinde doğrudan yöneticiler bulunmuyor. Şirket, canlı bir organizma gibi hücrelerden ve onları kapsayan çemberlerden oluşuyor.

Klasik yönetim anlayışında yönetim kültürünü oturtmak için eli sopalı yöneticilere ihtiyaç duyarsınız. Günün sonunda yöneticiler neyin nasıl yapılacağına karar verir, çoğu zaman sorumluluk almadan çalışanları ellerindeki sopayla hizaya sokarlar.

Holakraside durum çok farklı.

Holakratik yönetim kültürünü oturtabilmek için öncelikle onun yaşayabileceği bir ortam oluşturmanız gerekiyor. Çünkü bu kültürü yukarıdan aşağıya dikte edecek yöneticiler yok.

Biz bu sorunu, çalışanlarımızın iletişim kurmak ve günlük işlerini yönetmek için kullandıkları Vellkam Connect uygulamasıyla çözdük.

Paylaştığım görselde şirketimizin holakratik organizasyon şemasını görüyorsunuz.

En tepede Kurucu Çember bulunuyor. Onun altında diğer çemberler yer alıyor. Her çemberin altında başka çemberler veya hücreler bulunabiliyor.

Bu yapı klasik hiyerarşik bir organizasyon şemasına benzese de aslında öyle değil.

Buradaki amaç, çalışma alanlarını gruplamak ve hücreleri kendi sorumluluk alanlarına odaklanabilecek şekilde yapılandırmak.

Gelelim hücrelere.

Her hücrede tanımlı roller bulunuyor.

Örneğin sahadaki müşteri ilişkilerinden sorumlu Müşteri Onboarding Hücresinde, Müşteri Danışmanı isminde bir rolümüz var.

Bu rolün sorumlulukları, yetki alanları ve karar verme yetkileri tanımlı.

Bu role atanan çalışan ne yapması gerektiğini, hangi konularda karar alabileceğini ve yetkilerinin sınırlarını biliyor.

Böylece kendi sorumluluk alanında sürekli birilerine danışmadan, izin almadan ve hesap vermek zorunda kalmadan karar verebiliyor.

Rollerin yanında kurallar da var.

Her hücrenin çalışma biçimini belirleyen tanımlı kuralları bulunuyor.

Örneğin Müşteri Danışmanı, eksik müşteri bilgileriyle onboarding sürecini başlatamaz.

Bu bir kural.

Bunun gibi kurallar, hücrenin çalışma biçimini ve standartlarını belirliyor.

Hedefler ve metrikler de tanımlı.

Her hücrenin ulaşmak istediği hedefler ve bu hedeflere ne ölçüde ulaşıldığını gösteren metrikler bulunuyor.

Örneğin Müşteri Onboarding Hücresinin hedeflerinden biri, yeni müşterileri mümkün olduğunca hızlı canlı kullanıma geçirmek.

Bunun için kullandığımız metriklerden biri, ilk müşteri görüşmesinden canlı kullanıma geçişe kadar geçen süre.

Başlangıçta 72 saat olan bu süreyi zamanla 24 saate düşürmeyi hedefleyebiliriz.

Peki, bir şeyler yolunda gitmiyorsa ne oluyor?

İşte holakrasinin en önemli özelliklerinden biri burada devreye giriyor: Gerilimler.

Bir çalışan mevcut rollerin, kuralların veya hedeflerin işini yapmasını zorlaştırdığını düşünüyorsa bir gerilim kaydı oluşturabiliyor.

Her gerilim, potansiyel bir adaptasyon sürecinin başlangıcı.

Hücre sakinleri bu gerilimi değerlendiriyor, gerekli değişiklikleri tartışıyor ve belirlediğimiz karar alma mekanizması çerçevesinde kabul edilen değişiklikler ilgili alanın yeni bir sürümü olarak yürürlüğe giriyor.

Böylece hücreler kendi çalışma ortamlarını sürekli olarak değiştirebiliyor, iyileştirebiliyor ve gelişen ihtiyaçlara adapte edebiliyor.

Yani organizasyonu yöneticiler değil, organizasyonun içinde çalışan insanlar geliştiriyor.

Bizim holakrasiden beklentimiz de tam olarak bu.

Bir sonraki yazımda kararların nasıl alındığına, üst çemberlerin bu kararlarda ne kadar etkili olduğuna ve hücrelerin ne ölçüde bağımsız hareket edebildiğine değineceğim.

Her İstediğini Yapabiliyor Olmak

Yapay zeka araçları ile çok hızlı proje çıkarmak mümkün.

Ancak bunun bir de karanlık tarafı var:

Maymun iştahlılık!

Bir girişimciyseniz, üstüne üstlük bir de yazılımcıysanız ve senior developer seviyesindeyseniz, yüzlerce yazılımcıdan oluşan bir ordunuz varmış gibi istediğiniz projeyi geliştirebiliyorsunuz.

Lakin bu muazzam üretim kapasitesi beraberinde ciddi bir tehlike getiriyor.

Bahsettiğim maymun iştahlılık ya bir ürüne odaklanıp onu hızlıca tamamlamanızı engelliyor ya da “Şu da olsun, bunu da ekleyeyim” diyerek ürünün gereksiz yere şişmesine ve zaman kaybetmenize neden oluyor.

Biraz önce baktım. Otuz civarında Git repository’si oluşmuş durumda. Bunların her biri ayrı bir proje. Çok geniş kapsamlı bir platform üzerinde çalışmanın getirdiği yük bu. Ama aklıma sürekli yeni fikirler gelmiyor da değil.

Peki ben bu maymun iştahlılığı nasıl kontrol etmeye çalışıyorum?

Öncelikle proje tamamlandığında nasıl bir ürünün ortaya çıkması gerektiğine dair çok net bir vizyona sahip olmak gerekiyor.

Ne pahasına olursa olsun, o vizyondan sapmamak lazım.

İkinci adımda alt projelerin öncelik sırası geliyor. “Hangi projeyi şimdi çıkarmak zorundayım, hangisini öteleyebilirim?” sorularını kendime soruyorum.

Buradan çıkan öncelik sırasına göre projeleri tamamlamaya çalışıyorum.

Genellikle aynı anda 2-3 proje üzerinde çalışıyorum. Bunların büyük bir kısmı zaten Software Factory ile otonom olarak oluşturulan uygulamalar. Yani inşa edildikleri süre boyunca onlara dokunmuyorum. Fabrikadan çıktıktan sonra ise finetuning ile gereksinimlere göre adaptasyonlarını yapmaya başlıyorum.

Bazen aklıma çok ilginç bir fikir geliyor ve onu hemen hayata geçirme dürtüsüyle baş etmekte zorlanıyorum.

Bu durumda mevcut işimi bırakıp yeni fikrin peşinden koşmak yerine, loop engineering ve prompt engineering süreçlerinde oluşan boşluklarda, bir side project olarak o fikir üzerinde çalışmaya başlıyorum.

Ama ana odağımı o projeye kaydırmıyorum.

Buradaki amacım ekran başındaki boş vakitleri değerlendirmek ve yeni fikirleri denemek. Ana projelerin önceliğini değiştirmek değil.

Eskiden en büyük problemimiz fikirlerimizi hayata geçirecek yeterli üretim kapasitesine sahip olmamaktı.

Şimdi ise üretim kapasitemiz o kadar arttı ki asıl problem hangi fikirleri hayata geçirmeyeceğimize karar vermek hâline geldi.

Yapay zeka çağında girişimcilerin en önemli becerilerinden biri de sanırım bu olacak:

Her yapabildiğini yapmamak.

Yazılımcıları Vahşi Doğaya Salın

Yapay zekaya maruz kalan yazılımcıların bugün yaşadığı çok büyük bir problem var.

Yapay zeka ile çalışan yazılımcılar, iş yerlerinde prompt engineering yaptıkları için uzun süre bilgisayarın başında pasif bir şekilde oturuyorlar.

Bazen dakikalarca ekrana bakıyor, yapay zekanın işini bitirmesini bekliyorlar.

Bunun ana sebeplerinden biri, prompt engineering yönteminin profesyonel yazılım geliştirme süreçleri için ölçeklenebilir bir çalışma biçimi olmaması.

Bu, er ya da geç yöneticilerin de dikkatini çekecek.

Çünkü yapay zeka çağında yazılımcının en değerli zamanı, yapay zekanın kod yazmasını izlediği zaman değildir.

Yazılımcıları daha verimli hale getirmek istiyorsak, onları bilgisayar başından kaldırıp vahşi doğaya salmamız gerekiyor.

Peki vahşi doğa neresi?

Şirketin kendisi.

Diğer çalışanlar, departmanlar, iş süreçleri, müşteriler, problemler, darboğazlar ve henüz yazılıma dönüşmemiş ihtiyaçlar.

Yazılımcı artık bütün gün masasının başında oturup kendisine verilen gereksinimleri koda dönüştüren kişi olmamalı.

Şirketin içinde dolaşmalı.

İnsanlarla konuşmalı.

Süreçleri gözlemlemeli.

Müşterinin yanına gitmeli.

Problemleri yerinde görmeli.

Henüz kimsenin yazılım problemi olarak tanımlamadığı problemleri keşfetmeli.

Sonra bilgisayarının başına dönüp ajanlara şunu söylemeli:

“Çözmemiz gereken problem bu.”

Bu kadar. Sorun net olarak tanımlandıktan sonra yapması gereken tek şey ./loop.sh komutunu koşturmak. Loop engineering ile ürün kısa bir zamanda çalışır hale gelecektir. Bu arada yazılımcı başka bir işin peşinde koşuyor olur ve bön bön ekrana bakmaz.

Bir anlamda:

Yazılımcıları bilgisayar başından kaldırın.

Vahşi doğaya salın.

Eskiden Girisimcilik – Simdi Girisimcilik

Eskiden girişimcilik:

— Bir fikrim var ama emin değilim. Önce birkaç kişiye danışayım.

— Fikir fena görünmüyor. Biraz pazar araştırması yapayım.

— Galiba olabilir. Bir MVP geliştireyim.

— Bunun için bir ekip ve bütçe lazım.

— Birkaç ay sonra MVP hazır. Şimdi test edebiliriz.

Şimdi girişimcilik:

— Bir fikrim var.

— Ürünü yaptım.

— 2 gün sonra: Test eder misin?

Holakrasi Nasıl Hayata Geçirilir?

Yönetim kültüründen daha önce bahsetmiştim. Biz şirket olarak holakrasi yönetim modelini benimsedik ve şirket içinde bu yönetim tarzını kullanacağız.

Holakrasi ile hiçbir çalışanın doğrudan bir amiri olmayacak. Çalışanlar belirli bir alan için kurulmuş bir hücre içinde faal olacaklar. Her hücre içinde maksimum 7-9 çalışan olacak.

Hücre içinde de doğrudan liderlik söz konusu değil. Şahıslar yerine roller tanımlı olacak; örneğin Backend Engineer, Product Owner ya da Customer Success gibi.

Holakrasi hakkında detayları daha önce yazdığım “Holakrasi ile Yeni Bir Yönetim Kültürü Oluşturmak” başlıklı yazımda bulabilirsiniz.

Yönetim kültürünü oturtabilmek için onun yaşanabilir hale gelmesi, yani günlük faaliyetlerin çerçevesini oluşturacak şekilde hayata geçirilmesi gerekiyor.

Bunun en akılcı yolu ise şirket içi süreçleri buna göre şekillendirmek.

Klasik şirketlerde süreçlerin büyük bir kısmı hiyerarşi üzerine kuruludur. Biz bunun tam tersini yapmak istiyoruz.

Kararın mümkün olduğu kadar kararın oluştuğu yerde alınmasını istiyoruz.

Bunun için şirket içindeki süreçleri kişiler üzerine değil, roller ve yetki alanları üzerine kuruyoruz.

Peki bunu günlük hayatta nasıl yaşatacağız?

Bunu desteklemek amacıyla şirket içi iletişim için kullandığımız Vellkam Connect uygulamasına holakratik yönetim modelini destekleyen özellikler ekledik.

Organizasyon menüsünden şirketin tüm holakratik yapısına erişmek mümkün. Her şey en tepede Kurucu Çember ile başlıyor; buradan alt çemberlere, hücrelere, rollere ve bu rollere tanımlanmış yetkilere kadar inilebiliyor.

Böylece organizasyon yapısı bir şema olmaktan çıkıp günlük çalışma hayatının bir parçası haline geliyor.

Bir çalışan kimin amiri olduğunu değil, hangi role sahip olduğunu, sorumluluklarının neler olduğunu ve hangi konularda karar verme yetkisine sahip olduğunu görüyor.

Temel prensibimiz basit:

Karar, mümkün olduğu kadar kararın oluştuğu yerde alınmalı.

Çalışanlar içinde bulundukları hücrenin hedeflerini biliyorlar. Bu hedeflerin ne oranda gerçekleştirildiğini ölçmek için çeşitli metrikler tanımlı.

Bunun yanı sıra çalışanlar kendi haftalık, aylık ve yıllık hedeflerini Vellkam Connect üzerinden yayınlayıp takip edebiliyorlar.

Buradaki nihai amacımız hücrelere ve dolayısıyla hücre sakinlerine mümkün olduğu kadar fazla otonomi kazandırmak.

Kendi kararlarını verebilmeleri, bu kararların sorumluluğunu üstlenebilmeleri, günlük faaliyetlerini hücresel ve kişisel hedefler doğrultusunda şekillendirebilmeleri ve başarılarını tanımlı metrikler üzerinden ölçebilmeleri gerekiyor.

Çünkü otonomi sadece karar verme özgürlüğü değildir.

Otonomi, karar verme yetkisi ile sonuçların sorumluluğunu aynı kişide buluşturmaktır.

Böyle bir organizasyon doğal olarak farklı bir çalışan profiline ihtiyaç duyuyor.

Sorumluluk alabilen, karar verebilen, bağımsız hareket edebilen, ekip içinde çalışabilen ve kendisine sürekli ne yapması gerektiğinin söylenmesine ihtiyaç duymayan insanlara ihtiyacımız var.

Bu yüzden aday mülakat süreçlerimizi de bu kriterlere göre şekillendireceğiz.

Bizim için bir adayın sadece teknik olarak ne kadar iyi olduğu yeterli olmayacak.

Kendisine verilen otonomiyi kullanıp kullanamayacağı, sorumluluk üstlenip üstlenemeyeceği ve bir hücrenin bağımsız bir parçası olarak hareket edip edemeyeceği de en az teknik yeterlilik kadar önemli olacak.

Çünkü kurmaya çalıştığımız yapıda en son istediğimiz şey, bir kenarda oturup kendisine iş verilmesini bekleyen bir çalışan.

Holokraside kimse size iş vermek zorunda değil.

Hedefi biliyorsunuz. Rolünüzü biliyorsunuz. Yetkinizi biliyorsunuz. Metrikleri biliyorsunuz.

Geriye tek bir şey kalıyor:

Sorumluluk almak ve harekete geçmek.

Birgün böyle bir hücrede birlikte çalışma ümidiyle.

Hayaller Nasıl Gerçekleşir?

Ok, biraz da vizyon ve hayallerin nasıl gerçekleştirilebileceğinden bahsedlim.

Bunun için karanlık oda prensibine deyinmek gerekiyor.

Önce evrenden başlayalım.

Evren genişliyor. Üstelik çok uzak mesafelerde bu genişleme öyle boyutlara ulaşabiliyor ki, bugün bazı galaksilerden yayılan ışık gelecekte bize hiçbir zaman ulaşamayacak. Burada ışığın uzay içerisinde ışık hızından daha hızlı hareket etmesinden değil, uzayın kendisinin genişlemesinden bahsediyoruz.

Evrenin genişlediği yer de mekan mı olusuyor yoksa o mekan orada var mı, bilmiyoruz. Büyük bir ihtimalle hiçlikten bahsediyoruz. Bu bir şehir kurmak gibi bir şey olsa gerek. Önce şehrin üzerinde kurulacağı alan hazırlanıyor. Ardından altyapı geliyor. Kanalizasyon, elektrik, yollar, caddeler ve nihayet o caddelerin üzerinde evler yükseliyor.

Evren örneğinde ışığın hareket edebilmesi için mekan içindeki alanlara (field) ihtiyacı var. Bunlari manyetik alanlar gibi düsünün. Tren raylari gibi de düşünebiliriniz. O halde evrenin genişlemediği yerlere ışığın ulaşması imkansız, çünkü orada yayılabilmek için gerekli alanlar yok. Bu yüzden büyük bir ihtimalle evren yayılmaya meğil ettiği yerlere o mekan ve zaman oluşuyor.  Dediğim gibi, bilmiyoruz. Belki fizik bilen arkadaşlar burayı yorumlayabilirler.

Şimdi bunu bir adım daha ileri götürelim. Yeni oluşan bir mekan karanlıktır. Karanlık bir oda gibi düşünün. Oraya ilk ışık fotonları ulatığında odada bir lamba yanar gibi o mekan aydınlanacaktır. Yani önden oluşumu devam eden karanlık içindeki mekanı ortaya çıkaran ışığın kendisi.

Şimdi buradan kendi hayal ve vizyonlarımızı nasıl gerçekleştireceğimiz dair bir analoji oluşturalım.

Hayal ve vizyonlarda evredenki oluşmamış mekanlardır. Onlara görünür hale getirmek için lambayı yakmamız gerekiyor.

Bu yakılan lamba önce hayalin ya da vizyonun son halini göz önüne getirme ve en ince detayına kadar işçel yaşama şeklidir. Ne kadar çok olacaklar hakkında zihninizde görseller oluşturabilirseniz, o oranda düşünceleriniz için gerçekleşebileceği mekan ve alanları yaratırsınız. Hayalinizi yaşamadan yaşayınız.

Tabi bu kuru kuru rüya kur anlamında söylenmiş bir şey değildir.

Birinci adım görselleştirmek ise, ikinci adım niyeti ortaya koymaktır. Bu hereket etmek istediğiniz anlıma gelir. Herakete geçmek için de azme ihtiyacımız var.

Bu üçü bir araya geldiğinde hayallerin gerçekleşmesinin önünde hiçbir engel olamaz.

Sosyal Sorumluluk Kültürü

Yönetim kültürü ve şirket kültüründen bahsettik. Bir şirketi ayakta tutabilecek, faaliyetlerini anlamlı kılacak, çalışanlarında aidiyet hissi oluşturacak ve onları tatmin edecek üçüncü bir ayaktan bahsetmek istiyorum.

Sosyal sorumluluk kültürü.

Bir şirket ekonomik kazanç oluşturmak için kurulur. Bu kazanç çok küçük bir oranda şirketin çalışanlarına yansırken, büyük bir kısmı şirket sahiplerinin ceplerinde kaybolur. Bu sebeple şirket sahipleri aslında sihirbazdırlar. Oluşan ekonomik kazancı kimsenin göremeyeceği bir şekilde kendi çıkarları için yok etmeyi bilirler. Burada geçerli olan tek bir kapitalist kural vardır: “Patron benim, her şey benim!”

Bu böyle olmak zorunda değil!

Ekonomik kazanç toplumsal kazanca dönüştürülebilir.

Şirketi kurarken kafamdaki düşünce tam olarak buydu.

Şirket bizim çalışma motorumuz. Üretiyor, büyüyor, müşteriler kazanıyor ve para kazanıyor. Ama bütün bunların nihai amacı sadece daha büyük bir şirket olmak ya da sahiplerini daha zengin yapmak değil.

Şirketin ürettiği ekonomik güç, sosyal sorumluluk bilincinde kurduğumuz vakfın toplumsal gücüne dönüşecek. Bknz: https://asyabilge.org

Bir tarafta ticari dünyada rekabet eden, teknoloji üreten ve ekonomik değer oluşturan şirket var. Diğer tarafta bu ekonomik değeri eğitim, bilim ve toplumsal projelere dönüştüren şirketin ait olduğu bir vakıf.

Biri motor, diğeri amaç.

Bu yüzden sirketimizde çalışan bir insan sadece bir yazılım geliştirmiyor, sadece satış yapmıyor, sadece müşteriye destek vermiyor.

Yaptığı işin sonunda oluşan değerin nereye aktığını biliyor.

Bugün yazdığı bir satır kod, kazandırdığı bir müşteri ya da çözdüğü bir problem; yarın bir çocuğun eğitimine, bir araştırma projesine dönüşebilir.

Bence aidiyet tam da burada başlıyor.

İnsan sadece maaşı için çalıştığı bir yere bağlılık hissetmekte zorlanabilir. Ama kendi emeğinin kendisinden daha büyük bir amaca hizmet ettiğini gördüğünde yaptığı iş başka bir anlam kazanır.

Bu sebeple sosyal sorumluluk şirket için şirketin kazandığı paradan sonradan ayrılan küçük bir bütçe kalemi olmayacak.

Şirketin varlık sebeplerinden sadece birisi de olmayacak. Mevcudiyetinin tek sebebi bu olacak!

Şirket ekonomik değer üretecek.

Vakıf bu değeri toplumsal değere dönüştürecek.

Ve böylece ortaya sadece büyüyen bir şirket değil, büyüdükçe topluma daha fazla şey geri verebilen bir organizma çıkacak.

Belki de kapitalizmin “patron benim, her şey benim” anlayışına verilebilecek en güzel cevap budur:

Şirket benim olabilir. Ama ürettiğimiz değer hepimizin.

Şirket Kültürü Hakkında

Yönetim kültüründen bahsettikten sonra, şirketin çalışanları için oluşturacağı ortamın temeli olan şirket kültüründen bahsedelim.

İnsanlar arasındaki ilişkiler kültürleri seviyesinde şekillenir. Kültür, öğrenilmiş birlikte yaşama kurallarını da ihtiva eder.

Bir toplumda insanların birbirleriyle nasıl konuşacağı, birbirlerine nasıl davranacağı, neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez olduğu büyük ölçüde o toplumun kültürü tarafından belirlenir.

Şirketler de aslında küçük toplumlardır.

Onların da zaman içerisinde oluşan bir dili, davranış biçimleri, değerleri, ritüelleri ve yazılı olmayan kuralları vardır.

Bir çalışan hata yaptığında ne olur?

Hatasını saklamaya mı çalışır, yoksa rahatlıkla ortaya koyup diğerleriyle birlikte çözüm mü arar?

Bir çalışan yöneticisinden farklı düşündüğünde bunu söyleyebilir mi?

Bir problem gördüğünde “bu benim işim değil” deyip geçer mi, yoksa kendisini o problemin çözümünün bir parçası olarak mı görür?

Başka bir çalışanın yaptığı işi eleştirmek saldırı olarak mı algılanır, yoksa yapılan işi daha iyi hale getirmenin doğal bir parçası olarak mı?

Bütün bunların cevabını organizasyon şeması vermez.

Şirket kültürü verir.

Bu yüzden çalışanlara sadece nasıl çalışacağımızı değil, birlikte nasıl yaşayacağımızı da tarif etmemiz gerekiyor.

Özellikle kendi kendini yöneten küçük hücrelerden oluşan bir organizasyon kurmak istiyorsak, şirket kültürü klasik şirketlerden çok daha önemli hale geliyor.

Çünkü ortada sürekli emir veren bir yönetici olmayacak.

İnsanların davranışlarını yukarıdan gelen otorite değil, ortaklaşa kabul edilmiş değerler ve birlikte yaşama kuralları şekillendirecek.

Başka bir ifadeyle:

Yöneticinin olmadığı yerde boşluğu kültür doldurur.

Bu nedenle kuracağımız şirket kültürü, holakratik yönetim modelimizin yanında duran güzel sözlerden oluşan bir manifesto değil, bu sistemin çalışmasını sağlayan temel altyapıdır.

Oluşturulan bu kültürün ne pahasına olursa olsun korunması gerekir.

Çünkü kültür sadece içeriden inşa edilmez. Dışarıdan gelen her yeni insan da beraberinde kendi alışkanlıklarını, değerlerini ve davranış biçimlerini getirir.

Bu yüzden şirket kültürüne dışarıdan bir virüs gibi sızabilecek ve zaman içerisinde onu enfekte edebilecek insanların daha en başından tespit edilmesi gerekir.

Burada mesele farklı düşünen insanları elemek değildir. Tam tersine, farklı düşünceler kültürü besler ve geliştirir.

Mesele, birlikte yaşamayı mümkün kılan temel değerlerle çatışan davranış biçimleridir.

Sorumluluk almayan, sürekli başkalarını suçlayan, bilgiyi güç olarak görüp saklayan, insanları manipüle eden, güven ilişkilerini bozan ya da kendi çıkarını içinde bulunduğu topluluğun çıkarlarının sürekli önüne koyan bir insan teknik olarak ne kadar iyi olursa olsun bu kültürün bir parçası olamaz.

Bu sebeple mülakatların da bu konu göz önünde bulundurularak şekillendirilmesi gerekir.

Bir adayın teknik yeterliliği aslında tek başına yeterli bir kriter değildir.

Adayın şirket kültürüne uygunluğu ayrıca test edilmeli, bu kültüre ne oranda adapte olabileceği, hatta zaman içerisinde onu ne oranda ileriye taşıyabileceği anlaşılmalıdır.

Çünkü işe aldığınız insan sadece bir pozisyonu doldurmaz. Şirket kültürünün yeni bir taşıyıcısı olur.

Burada şirketlerin çok sevdiği başka bir söyleme de değinmek gerekiyor:

“Biz bir aileyiz.”

Bir patronun bu konuda ne kadar ciddi olduğunu söylemlerinden değil, o aileyi ne kadar ciddiye aldığını gösteren davranışlarından anlamak gerekir.

İnsanlar kendi aileleri içerisinde mutlu, huzurlu, sorumluluk, sadakat ve harmoni içerisinde yaşama çabasında olurlar. Çünkü kendilerini o yapının sadece çalışanı ya da işlev gören bir parçası olarak değil, bir bireyi olarak görürler.

Aidiyet tam olarak burada oluşur.

İnsan bir yere ait olduğunu hissettiğinde, o yapının kendisine ait olduğunu da hissetmeye başlar.

Böyle bir ortam insanların birey olmalarını engellemez. Tam tersine, birey olarak kabul edildiklerini hissetmelerini sağlarken aynı zamanda daha büyük bir bütünün parçası oldukları duygusunu oluşturur.

Ve insan kendisini parçası olarak gördüğü şeyi korur.

Üstüne düşen sorumlulukları sadece kendisine söylendiği için değil, o yapının devamını ve başarısını önemsediği için yerine getirir.

Belki de şirket kültürünün ulaşabileceği en güçlü nokta budur:

İnsanların şirket için çalıştıklarını değil, ait oldukları bir yapıyı birlikte inşa ettiklerini hissetmeleri.

Holakrasi İle Yeni Bir Yönetim Kültürü Oluşturmak

Yeni bir yönetim kültürü modeli olan holakrasiye, en azından bizim yeni oluşturduğumuz startup bünyesinde bunu nasıl implemente etmek istediğimize değinmek istiyorum.

Abdullah Kiğılı’nın bir sözü var:

“Çalışanlar müdüre başka, patrona başka davranırlar. Türkiye’de patron işin başında olmadığı sürece o iş yürümez.”

Haklı!

Ama bunun sebebi, yanlış yönetim kültürünün bizzat patron tarafından bu şekilde inşa edilmiş olmasıdır.

Klasik yönetim kültüründe yönetici sınıfı ve çalışan sınıfı diye iki sınıf vardır. Her şey yukarıdan aşağıya doğru dikte edilir. Aşağıda ne olup bittiğine dair çoğu zaman hiçbir fikri olmayan yönetici tayfası da bunu kompanze etmek için yukarıdan daha fazla baskı uygular ki herkes adam gibi çalışsın.

Bu yönetim tarzı tamamen çöptür.

Yerine çalışanı bir birey olarak kabul eden, ona sorumluluk ve bu sorumlulukla beraber karar yetkisi veren bir yönetim modeline ihtiyacımız var. Holakrasi bunlardan birisi.

Holakraside şirket, canlı bir organizmaya benzer şekilde oluşturulur ve yönetilir.

CEO, CTO, CFO gibi klasik yönetici pozisyonları yoktur. Bölüm başkanları, bölüm müdürleri, takım yöneticileri vs. yoktur.

Bunun yerine ne vardır?

Hücreler.

Canlı bir organizmanın nasıl çalıştığına bir bakalım.

Canlı, en temelde hücrelerden oluşur. Hücre üzerine düşen görevi kendi işlev türüne göre kendisi yönetir. Her yaptığı iş için gidip beyinden izin almaz.

Ama organizmadan bağımsız da değildir.

Hücreler dokuları, dokular organları, organlar da organizmayı oluşturur.

Benzer bir yapıyı şirket içinde de oluşturmak mümkün.

En tabanda örneğin 7-8 çalışandan oluşan ve tanımlı bir faaliyet alanına sahip hücreler oluşturulur.

Bu hücrenin içinde klasik anlamda bir yönetici yoktur. Bunun yerine roller vardır.

Örneğin bir hücre bir ürün geliştiriyorsa burada backend engineer, frontend engineer, product owner gibi roller bulunabilir.

Her rolün kendi sorumluluk alanı ve bu sorumluluktan doğan karar yetkisi vardır.

Backend engineer rolündeki bir çalışan:

“Ben veri tabanına yeni bir tablo ekleyeceğim.”

diyorsa, bunu rolünden aldığı otoriteyle kendisi yapabilir.

Bunun için hücredeki diğer yedi kişiyi toplantıya çağırıp izin almasına gerek yoktur.

Ama aynı kişi:

“Ürüne şu yeni özelliği ekleyelim.”

diyemez.

Çünkü bu artık sadece backend engineer rolünün sorumluluk alanında değildir. Product owner ve konuyla ilgili diğer rollerle istişare etmesi gerekir.

Yani herkes her konuda karar vermez.

Herkes kendi sorumluluğunu taşıdığı konuda karar verir.

Eğer alınması gereken karar hücrenin kendi domain sınırlarını aşıyorsa, o zaman konu bir üst yapıya taşınır.

Burada üst circle’lar devreye girer.

Bu circle’lar alt hücrelerden gelen temsilcilerden oluşabilir. Onların görevi alt hücreleri yönetmek değildir. Hücrelerin tek başlarına çözemeyecekleri, birden fazla hücreyi ilgilendiren konularda koordinasyonu ve karar mekanizmasını sağlamaktır.

Eğer mesele onların da yetki alanını aşıyorsa bir üst circle’a taşınır.

Bu yapı en tepedeki kurucu circle’a kadar devam edebilir.

Nihai olarak şirketin tamamını ilgilendiren ve alt yapılarda çözülemeyen konular burada ele alınabilir.

Ama önemli olan şu:

Çoğu kararın hiçbir zaman buraya gelmemesi gerekir. Çünkü sistemin amacı bütün kararları yukarı taşımak değil, mümkün olduğu kadar kararın doğduğu yerde alınmasını sağlamaktır.

Hücre otonomdur.

Kendi sorumluluk alanı içerisinde kararlarını kendisi alır ve çalışmalarını sürdürür.

Burada çok önemli bir ayrım var:

Yönetici ortadan kalkar ama sorumluluk ortadan kalkmaz.

Tam tersine sorumluluk artar.

Çalışan artık:

“Bana böyle söylendi.”

“Ben müdürün dediğini yaptım.”

“Kararı ben vermedim.”

diyerek sorumluluğu yukarıya devredemez.

Çünkü kendi rolünün sınırları içerisinde hem kararın hem de ortaya çıkan sonucun sahibidir.

Böyle bir yapı birçok sorunu ortadan kaldırıyor:

– Patron olmadan şirket işlemeye devam eder.

– Karar mekanizmaları çalışanlara dağıtılır.

– Kararlar, konu hakkında en fazla bilgiye sahip olan insanların bulunduğu yerde alınır.

– Çalışan sadece görev değil, sorumluluk da üstlenir.

– Gereksiz yönetici hiyerarşileri ortadan kalkar.

– Her küçük kararın yukarı taşınması gerekmediği için şirket hızlanır.

– Patron şirketin darboğazı olmaktan çıkar.

– Patron-çalışan ilişkisi yerine “hepimiz aynı gemideyiz ve birlikte kürek çekiyoruz” mentalitesi gelişir.

Bence burada en önemli nokta şu:

Holakrasi yöneticisiz bir şirket kurmak değildir.

Yönetim fonksiyonunu birkaç yöneticinin elinden alıp organizasyonun tamamına dağıtmaktır.

Bir hücrenin çalışabilmesi için CEO’nun gelip ona ne yapacağını söylemesine gerek yoktur.

Tıpkı vücudumuzdaki bir hücrenin her hareketi için beynimizden izin istememesi gibi.

Ama hücre organizmadan bağımsız da değildir. Bir amacı vardır. Bir görevi vardır. Bir sorumluluk alanı vardır. Ve sınırları vardır.

Biz kurdugumuz startup bünyesinde tam olarak böyle bir organizasyon kültürü oluşturmak istiyoruz.

İnsanların yukarıdan emir beklediği değil, kendi sorumluluk alanlarında karar aldığı; yöneticilerin insanları kontrol ettiği değil, rollerin ve sorumlulukların sistemi yönettiği bir şirket.

Çünkü patron olmadan çalışmayan bir şirket, güçlü bir şirket değildir. Patronuna bağımlı bir şirkettir.

Asıl başarı, kurucusu ortadan kaybolduğunda bile ne yapması gerektiğini bilen ve çalışmaya devam eden bir organizma oluşturabilmektir.

Tek Kişilik Dev Yazılım Kadroları Dönemi

Tek kişilik dev kadrolarla yazılım geliştirmek için gerekli son eşiğin de aşıldığını düşünüyorum.

Bu son eşik neydi?

Sürümleme, deployment ve canlı işletim.

Kod yazmayı zaten yapay zekaya devretmeye başladık. Test, analiz ve refactoring süreçlerinde de aynı dönüşüm yaşanıyor.

Şimdi buna deployment ve production operasyonları da ekleniyor.

Bunların tamamını yapay zekayı yazılım geliştirme sürecine entegre ederek birkaç sesli komutla yönetmek mümkün hale geliyor.

Artık tek bir senior software engineer;

– gereksinimleri tanımlayabilir,

– uygulamayı geliştirebilir,

– test ettirebilir,

– sürümleyebilir,

– canlıya alabilir,

– canlidaki hataları analiz edip giderebilir,

– uygulamayı yeni gereksinimlere adapte edebilir

ve bu döngüyü istediği kadar tekrarlayabilir.

Yani eskiden farklı uzmanlıklara ve kalabalık ekiplere dağıtılmış olan yazılım yaşam döngüsünün tamamı, giderek tek kişinin yönettiği yapay zeka destekli bir mühendislik sistemine dönüşüyor.

Tek kişilik dev yazılım kadroları dönemi başlıyor.

Solo Founder

Ben şahsen startup ekosisteminde venture capital ve gidişatı para ile hızlandırma işine sıcak bakanlardan değilim. Nedenlerini daha önceki yazılarımda paylaşmıştım.

Bu yazımda başka bir konuya değinmek istiyorum.

Melek yatırımcılar ve VC’ler genelde solo girişimcilere mesafeli yaklaşırlar. Bunun temel gerekçelerinden biri, tek bir insanın bir startup’ın bütün yükünün altından kalkamayacağı düşüncesidir.

Durum böyleyken bazen 5-10 kişinin, sadece yatırım alınabilecek bir yapı oluşturmak adına bir araya gelip startup kurduğu absürt durumlara bile şahit oluyoruz.

Ama artık denklemde yeni bir değişken var:

Yapay zekâ.

Bir girişimci şirketinde tek insan olabilir.

Ama yalnız olmayabilir.

Arkasında kod yazan, test yapan, araştırma yapan, dokümantasyon hazırlayan, müşteri taleplerini analiz eden, pazarlama içeriği üreten ve operasyonel işleri yürüten onlarca AI agent çalışıyor olabilir.

Yani şirket:

1 insan + N agent

şeklinde organize edilmiş olabilir.

Bu durumda “solo founder” kavramının eski anlamı hâlâ geçerli mi?

Belki de yatırımcının sorması gereken soru artık:

“Kaç kişisiniz?”

değil,

“Execution capacity’niz ne kadar?”

olmalı.

Çünkü 10 kişilik bir startup’ın yapabildiği işi bir insan ve onun yönettiği agent ordusu yapabiliyorsa, headcount artık şirketin kapasitesini ölçmek için anlamlı bir metrik olmayabilir.

O zaman asıl soru şu:

“Solo girişimciye yatırım yapılmaz” felsefesi AI çağında hâlâ geçerli mi?

Yoksa “solo founder” kavramını yeniden mi tanımlamamız gerekiyor?

Belki de geleceğin solo founder’ı aslında hiç de solo değildir.

Yapay Zeka İle ürün Geliştirme Yöntemleri

Yapay zeka ile ürün geliştirken iki yöntem kullanıyorum. 

Bunlar:

1. Tuval yöntemi

2. Finetuning yöntemi

Tuval yönteminde uygulamayı nasıl bir ürün istediğinden tam emin olmadığımda, kervan yolda dizilir mantığı ile adım adım şekillendiriyorum. Uygulama bir resmi tuval üzerinde çizermişcesine görsel olarak şekillenmeye başlıyor. Fırça darbeleri yani promptlar ile tuvalde resim çizer gibi uygulamanın oluşmasını seyrediyorum. Bu zaman alan bir iş, lakin bu şekilde zaman içinde ürünün nereye gitmesine dair bir vizyon oluşuyor ve uygulamayı buna göre şekillendirebiliyorum.

İkinci yöntemde net olarak ne istediğimi bildiğim için gerekli analizleri tamamladıktan sonra iş paketlerini Gpt ve Opus’a veriyorum ve onlar otonom olarak uygulamayı baştan sona inşa ediyorlar. Uygulama tamamlandığında finetuning ismini verdiğim işleme başlıyorum. Burada uygulamada değiştirmem gereken yerlere promptlar yazarak tekrar dokunuyorum. Bu işlem çok uzun sürmüyor, çünkü başlangıçta oluşturduğum spec’ler vizyonu ve ürünün kendisini net bir şekilde tanımlıyorlar ve yapay zeka araçları için bunları hayata geçirmek çocuk oyuncağı oluyor.

Birinci yöntem daha çok klasik yazılım geliştirme tarzına benziyor. Kod yazmasamda, ürünün canlı canlı oluşmasına şahit oluyorum ve gerekli yönlendirmeleri promptlar aracılığı ile yapabiliyorum.

İkinci yöntem daha çok software factory şablonuna tekabül ediyor. Bu daha önce bilmediğimiz ve kullanmadığımız bir yöntem. Loop engineering sayesinde tam otonom çalışan yazılım fabrikaları oluşturmak artık mümkün.

İki yöntem arasındaki fark yapay zekanın ne kadar iyi kod yazdığı değil, belirsizliğin nerede çözüldüğü.

Tuval yönteminde belirsizliği ürünü yaparken çözüyorum:

fikir → prompt → ürün → gör → düşün → yönlendir → ürün → …

Ürün aynı zamanda düşünme aracına dönüşüyor. Ortaya çıkan şeyi gördükçe ne istediğimi daha iyi anlıyorum.. Burada bu yüzden döngünün içinde olmam gerekiyor, yani prompt engineering yapmak zorundayım.

İkinci yöntemde belirsizliği kodlamadan önce çözüyorum:

vizyon → analiz → spec → iş paketleri → autonomous loops → çalışan ürün → refinement

Burada kod üretimi artık esas yaratıcı süreç olmaktan çıkıyor. Yaratıcı ve zor iş ürünün doğru tarif edilmesine kayıyor. Spec yeterince iyiyse implementasyon giderek mekanikleşiyor.

Dolayısı ile Software Factory yapay zekanın çok kod yazması değildir. İnsan ile implementasyon arasındaki doğrudan ilişkinin kopmasıdır.

Klasik yazılım geliştirmede insan kodu üretir. Yapay zeka destekli yazılımda insan kodu yapay zekaya ürettirir ve sürekli kontrol eder. Software Factory modelinde ise insan ürünü ve kuralları tarif eder, otonom ajanlar loop’ları, implementasyon, test, review ve düzeltme döngülerini kendi aralarında yürütürler. Böylece insanın işi kod üretmekten, üretim sistemini tasarlamaya doğru kayar.

Bu iki yöntemi birleştirip, hibrit bir yöntem oluşturmak da mümkündür:

tuval → vizyon oluşur → spec çıkarılır → factory devralır → refinement → ürün

Yapay Zekâ Çağında Tek Kişilik Startup

Artık tek bir kişi kendi başına startup kurup, gerekli tüm altyapı, üstyapı, pazarlama, seo ve benzeri işleri yapabiliyor.

Kendimden örnek vereyim.

Bir ürün geliştirmek için önce bir yazılım ekibi kurmanız gerekir. Daha önceki girişimlerimde mobil, uı ve backend, devops kısımlarında çalışacak yazılımcıları bir araya getirerek işe başlardım.

Ürün geliştirilirken ya bir grafik tasarımcısına ihtiyacını vardır ya da dışardan birisine tüm tasarımları (mobil, uı, website) yaptırırsınız. Dört sene önce bir mobil uygulama tasarımı için 120.000 TL ye bir teklif aldığımızı hatırlıyorum. Acaba o tasarım şimdi ne kadara yapılır?

Teknik taraf ile bu kadar cebelleşirken, pazarlama, satış, müşteri arama işlemleri için ne kadar vaktinizin olduğunu siz hayal edin.

Şimdi oyun tamamen değişmiş durumda.

Yapay zekâ tek kişiyi bir ekip hâline getirdi.

Bir senior yazılımcı bahsi geçen tüm alanlarda yapay zeka araçları ile gerekli çalışmaları yaparak, bir ürün ortaya çıkarabilir.

Teknik yeterlilik elbette insanı kendiliğinden girişimci yapmıyor. Girişimcilik başka bir seviye. Doğru problemi bulmak, risk almak, müşteriye ulaşmak, satış yapmak ve belirsizlik içinde doğru kararlar verebilmek hâlâ girişimcinin işi.

Fakat artık çok büyük yatırımlar yapmadan, geniş bir ürün yelpazesini geliştirmek, pazara çıkarmak ve gerçek müşteriler üzerinde doğrulamak mümkün.

Bundan böyle unicorn olan tek kişilik startuplar görmek mümkün olacak.